26 Şubat 2007 Pazartesi

İstanbullu olmak.. İstanbul'da olmak..


Fincanıma çorbamı doldurdum.
O muhteşem "Adagio"yu dinliyorum. Sarah Brightman'ın meleksi sesiyle söylediği versiyonunu...
Üşüyorum bugün biraz. Gözlerim de acıyor... Fazla okudum, fazla film izledim sanırım.

Haftasonu beş film izledim. !f'i kapattım üç filmle.. Benim için en unutulmaz deneyim pek kimsenin ilgi göstermediği "Hazne" oldu. Bu siyah-beyaz deneysel filmi izlerken öyle çok ağladım ki, filmin ilk 15 dakikasında, sonraki yarım saatinde ve son dakikalarında salonu terkedenler bunu kesinlikle anlayamazdı.. ben de zaten onları anlamadım.

Film aralarında içimi ısıtmak için kendime sıcak çikolatalar, latte'ler söyleyip kahve evlerine sığındım kitabım kucağımda.. "İstanbullular", "İstanbullu olmak" meselesi üzerine bir roman. Bu mesele üzerine kafanız karışıksa daha da karıştıracak, uzun uzun düşündürecek, uzaktaysanız -ama yaşadıysanız bir vakitler bu kentte- burnunuzun direğini sızlatacak bir roman.. Ben özellikle İstanbul'un dile geldiği, konuştuğu bölümleri bir elimde kalem, satırları durmadan çizerek okudum. Konuşsa ancak böyle konuşurdu bu kent.

Yılmaz bu akşam askere gidiyor..
Şimdilik bir Ege kıyısına, tabi sonrası belirsiz. Dün yeni yaşına girdi canım kardeşim, bugün askere gidiyor.. Ama ona ne pasta yapabildim, ne bir armağan verebildim... Uğurlayamıyorum da üstelik.

Bugün tarif yok mu, ne bu hüzün yeter diyeceksiniz şimdi..

Tarifim var, şimdi ona geçiyorum. "Kendime yaptığım iyilikler" serisinden, Hindistan usulü mercimek! Bu sıradışı mercimek yemeği tam baharat sevenlere göre.. Biliyorsunuz Hindistan mutfağında baharatların çok özel bir yeri var. Çoğunluğu etyemez olan bir toplum olduklarından, protein deposu bakliyatları bolca baharatla lezzetlendirip yemeleri doğal tabi. Ben bu yemeği geçtiğimiz fuarlardan birinde, Arifoğlu baharat standından aldığım broşürde görmüştüm. Kendime mercimek pişirmek istedim ve bu kez böylesini denedim.




Hiç de fena olmadı, hatta üstündeki leziz köy yumurtası ve yanında yediğim bir kase yoğurt ile benim için son derece besleyici ve doyurucu bir öğün oldu. Farklı birşeyler denemek isteyenlere önerebilirim.

Malzemeler:
(2 kişilik)

- 150 g yeşil mercimek
- 1/2 demet maydonoz
- 1/2 çay bardağı sızma zeytinyağı
- 1 büyük soğan (ya da 5-6 tane arpacık soğan)
- 1 büyük domates (ya da 3-4 kaşık konserve)
- Çay kaşığının ucuyla baharat: köri, yenibahar, karabiber, kakule, tarçın, kekik
- 1 tatlı kaşığı sirke
- 2 tane yumurta

Yapılışı:

1. Mercimeği bir gece önceden soğuk suya ıslatın. Ertesi gün suyunu süzün ve kaynar tuzlu suda, irice kıyılmış maydonozlarla birlikte haşlayın. Pişince süzüp bir kenara alın.

2. Zeytinyağını tavada ısıtın, ince doğranmış soğanları iyice karamelleşinceye kadar soteleyin. Soğanları yağdan çıkarıp ayrı bir yere koyun. Kalan yağa domatesleri ve baharatları ilave edin, bir müddet soteleyin.

3. Domatesler pişince haşlanmış mercimek ve maydonozları ekleyin. Bir müddet de birlikte soteleyin. Bu arada yumurtaları da iyice katı olacak şekilde haşlayın.

4. Servis tabağına aldıktan sonra sotelenmiş soğanları yemeğinizin üstüne yerleştirin, sirkeyi gezdirin. En son haşlanmış yumurtaları dilimleyerek süsleyin.

Tercihinize göre sıcak ya da soğuk olarak servis yapabilirsiniz.
Ben sıcakken daha çok sevdim..

23 Şubat 2007 Cuma

Hayat.. filmler.. kurabiyeler.. ve "teyzem"


Çok garip, düşündükçe içimin ürperdiği birşey oldu dün akşam..
Birkaç şey almak için uğradığım markette tam kasaya yürürken, bir müşterinin elinden düşürdüğü kocaman cam şişe şangırtıyla kırıldı ve -yere nasıl düştüyse artık- şişenin kırık ağzı burnuma teğet geçerek uçtu. Öylece kaldım! Arkamdaki kadın "nasıl sıyırdı sizi öyle?!" diyordu şok olmuş gibi. Herkes bana baktı bir an. Çok tuhaf hissettim kendimi, çok tuhaf! Eğer son anda bir poşet daha kahve kreması almak için eğilmeseydim, saniye farkıyla..... Hayat böyle birşey diye düşündüm içim titreyerek marketten çıkarken.. hayat böyle birşey... Kanım hala damarlarımda ve burnum da yerinde duruyor diye mutlu oldum. Evet, onların yerinde olması mutlu olmaya yeterliydi, hastane yerine eve gitmekten daha güzel birşey yoktu o an, olamazdı!

Eve gelince yemeğimi yedim, annemle konuşup sesimi duyurarak onu mutlu ettim (tabi ben de mutlu oldum) ve "Hırsız-Polis" öncesi mutfağa girip kahvemin yanına kurabiye pişirdim. Mavi ve Çınar'ın heyecanlı kaçışlarını izlerken kahve boş gitmezdi! Ama bu kez -nihayet kahramanlarımız mutlu olsalar da- Aksak'a çok üzüldüm, o koskoca adamın öyle yıkılmasına, öyle çaresiz kalmasına.. "Nadir gitti Aksak kaldı" diyerek hasta babasının üstüne yığılmasına.. Sonra, "sevmek kimi zaman rezilce korkuludur, insan bir akşamüstü ansızın yorulur" dizeleri.. (ne zamandır Attila İlhan okumadım ben?) Hele finalde mahvoldum diyebilirim.. Evet, Türk filmleriyle büyüyen kız çocuklarından biriyim işte, ne yapayım? Ne kadar sinefil olsam da bu gerçek değişmeyecek.

Bugün Radikal gazetesi "Kitap" eki veriyor, içinde bir de "yemek" eki var:) Hoş bir çalışma olmuş, keşke her hafta olsa! Kaçırmanızı istemem, o yüzden duyurayım dedim. Üstelik ekte Tijen ablacığımın yazısı da var. Onun keyifli yazısıyla birlikte, Selin Kutucular'dan "Büyükada Yemekleri", Sevim Gökyıldız'ın kaleminden ekmek tutkusu ve vejetaryen yemek kitapları ile ilgili bir derleme yazısı benim ilk dikkatimi çekenler oldu. Eve gidince keyifle okuyacağım hepsini.

Ve evet, Radikal Kitap'ın kapağında da sevgili Buket Uzuner var! Yeni kitabı çıktı da sevinçlere boğdu okurlarını (bahsedeceğim ondan ayrıca, okumayı bitireyim de:)

!f İstanbul'un son 3 gününe girdik. Gerçekten güzel ve dolu dolu bir festival oldu. Ben şimdiye dek sadece 4 film izleyebildim, kimilerine bilet bulamadım. Ama bu son günlere 3 film daha sığdırmak niyetindeyim. Artık bilet bulmak iyice zorlaştı ama yine de şansımı deneyeceğim. Aklıma gelmişken; görmek istediğim bir film de vizyondan, Patrick Süskind'in romanından nihayet sinemaya uyarlanan "Perfume". Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun bir Tom Tykwer filmi olması daha fazla çekiyor beni. Koş Lola Koş'la bilinen Alman yönetmenin benim için asıl önemi diğer filmindedir, o muhteşem Kieslowski senaryosuyla çektiği "Heaven" zihnimdeki film arşivinin unutulmazlar raflarındadır. Ama son filminde kitabın hakkını verdiğine dair iyi eleştiriler de almış.

Portakallı kurabiyelerim yumuşacık oldu, ertesi gün biraz sertleşirler demiştim ama yumuşak kalmışlar, içlerindeki yoğurttan dolayı. Özellikle sütle birlikte güzel gidecek kurabiyelerden bunlar. Teneke kutuya koyup ofise getirdim, öğleden sonra herkesin haftayı kapatabilme telaşıyla tüm sinir telleri gerilmişken çıkartıp sürpriz yapacağım:)

Tarifi Kent Boringer paketlerinden birinde görmüştüm. Şeker miktarını azalttım, margarin yerine mis kokulu köy tereyağı kullandım, yarım ölçüyle yaptım ve kocaman 17 tane kurabiye elde ettim. Daha normal boyutlarda yapılırsa sanırım 20-25 tane kurabiye elde edilebilir. Dikkat çekmek istediğim bir nokta; bu kurabiyenin hamurunda kesin bir un ölçüsü olması. Aldığı kadar un'u sevmeyenler hemen deneyebilir yani:) Hamuru elinize yapışıyor ama sıkma torbası ile sıkılacak kadar da akıcı olmuyor. O yüzden kurabiye tabancanız varsa kullanabilir, ya da benim yaptığım gibi ellerinizi her seferinde hafif ıslatarak avucunuzda yuvarlayabilirsiniz. Kendi yaptığım şekliyle yazıyorum:

Malzemeler:
- 1/2 su bardağı eritilmiş tereyağı (ben 3 yemek kaşığı kadar yağı erittim, yeterli oldu)
-
3/4 su bardağı toz şeker
- 1/2 su bardağı yağsız yoğurt
- 1 tane yumurta
- 1/2 portakal kabuğu rendesi
- 1/4 portakalın suyu
- 2 + 3/4 su bardağı un
- 1 tatlı kaşığı kabartma tozu


Yapılışı:
1. Yağı eritip ılıttıktan sonra tüm malzemeleri karıştırıp hamur yapın. Ele yapıştığı için dilerseniz mikserinizin yoğurma aparatını kullanabilirsiniz.

2. Hazırladığınız hamurdan yemek kaşığı yardımı ile parçalar koparın, elinizi hafif ıslatarak yuvarlayın ve yağlı kağıt serili tepsiye sıralayın. Üzerlerine hafifçe toz şeker serpin.

3. Önceden ısıtılmış 160 derece fırında yaklaşık 20 dk pişirin. Fırından aldığınızda oldukça yumuşak olacaklar, biraz ılımadan dokunmayın. İyice soğuduktan sonra saklayabilir, sonra çay-kahve-süt yanına çıkartabilirsiniz.


"Teyzem" filmine ne zaman rastlasak izlerdik.. kızkardeşimle.. izlerken ağlardık çoğu kez.
.. tamam kabul, ben ağlardım.
hala ağlarım... o düşleriyle yaşayan kadının hazin sonuna.

Şimdi -hala inanamıyorum ama- teyze oluyormuşum ben..
Minicik, daha şekilsiz şemalsiz, bir müjde henüz, ama bir canlı işte.. benim minik kardeşimin gövdesine yerleşivermiş.. büyüyecekmiş orda.. büyüyüp dünyaya açmak isteyecekmiş gözlerini.. olabileceği en güvenli yerde olduğunu bilmeyerek, balık olduğu sudan çıkmak, nefes almak isteyecekmiş.. gülmek, ağlamak, konuşmak, koşmak.. onu kötülüklerden nasıl koruyacağımızı, onu nasıl sarıp sarmalayacağımızı şaşıracakmışız biz.. ama o yine de merak edecekmiş dünyayı, görmek isteyecekmiş herşeyi, yaşamak, tatmak isteyecekmiş.
ondaymış sıra meğer..
gelecek, büyütecekmiş bizi büyürken..

19 Şubat 2007 Pazartesi

YE # 19: Kahveli ve Cevizli Muffin




Epeydir yemek etkinliklerine katılamıyorum. Halbuki etkinlikler her ay birbirinden keyifli konularla ve çığ gibi büyüyen katılımcılarıyla hız kesmeden devam ediyor. Bu ayki etkinliğimizin ev sahibi Ayşenur , kendi sitesine adını veren ve sanırım istisnasız hepimizin çok sevdiği bir yiyeceği seçmiş konu olarak, üstelik sınırlama da getirmemiş ve kek yapın da nasıl olursa olsun demiş:) Ayşenur'a bu güzel konu için teşekkür ediyor ve kolay gelsin diyorum.

Kek deyince benim aklıma hep kış günleri, yağmurlu öğle sonraları, çayın odayı dolduran buharı ve ille de çocukluğum gelir. Okuldan eve dönüş saatleri ve daha merdivenleri çıkarken burnuma dolan o tarifi imkansız vanilyalı koku.. Annem çoğunlukla elmalı kek yapardı, paşa çaylarımızın yanında kocaman dilimler kesip önümüze koyardı. Ben de kek kısmını önce yiyip üstteki pudra şekerli pişmiş elmaları sona bırakırdım. Kendim kek yapmaya başladığımda da önce klasik kekler denedim, sonra paylar, tartlar.. ve derken en sevdiğim formatı keşfettim: Muffinler!

Topkek denilebilir Türkçe olsun istersek, ama o da bir markayı anımsatıyor. Ben muffin kelimesini seviyorum, bazıları mafin de diyebilir. Sonuçta bu minik kekler hem çok sevimli oluyorlar, hem çabucak pişiyorlar (içlerinin pişmemesi, çökmesi gibi sorunları da olmuyor), hem de ikram etmek çok daha kolay oluyor. Tabi dilediğiniz gibi süsleyip ufak pastacıklar haline de dönüştürebiliyorsunuz!


Etkinlik için bu süslü muffinleri hazırladım. Diğer muffinlerden bir farkları var; içlerinde un yok. Un yerine bolca ufalanmış ekmek kullanılıyor. Tarifi Hürriyet gazetesinin geçen hafta verdiği bir ekte görmüş, "kahveli" kelimesinin cazibesine kapılarak merakla incelemiş, ekmek kullanıldığını görünce de çok şaşırıp denemek istemiştim. Sonuç gerçekten güzel oldu. Kahveli, bol cevizli ve bol soslu, yumuşacık muffinler oldular, kahve yanına çok yakışan cinsten.. Vakit alacak bir tarife benzeyebilir ilk bakışta, ama kesinlikle değil. Hazırlamak sadece dakikalarınızı alacak. Mikserle uzun uzun çırpmalara da gerek yok zaten:)

Malzemeler:
(10 adet muffin)
- 7 dilim kepekli tost ekmeği
- 1/2 paket kabartma tozu
- 3/4 su bardağı dövülmüş ceviz
- 1/2 su bardağı esmer şeker
- 1 yemek kaşığı granül kahve (nescafe)
- 1 yemek kaşığı kaynar su
- 1 adet yumurta
- 1/2 su bardağı süt
- 1 Türk kahvesi fincanı sıvıyağ
Süsleme için:
- 1/2 paket çikolata sosu
- 1/2 paket krem şanti
- 1/4 su bardağı dövülmüş ceviz

Yapılışı:
1. Ekmekleri derin bir kaba ufalayın. Kabartma tozu, ceviz ve şekeri ekleyerek karıştırın.

2. Kahveyi kaynar suda eritin, soğuduktan sonra karışıma ekleyin. Sütü, sıvıyağı ve yumurtayı da ekleyerek tüm malzeme hamurlaşana kadar kaşıkla karıştırın.

3. Hazırladığınız karışımı muffin kalıplarına paylaştırın. Dilerseniz benim yaptığım gibi kağıt kalıplara koyabilir, süslemeden önce kağıtları sıyırabilirsiniz.

4. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında 20 dk pişirin. Ilındıktan sonra -kağıtlara koyduysanız- kağıtlarını sıyırın ve servis tabağına alın.

5. Çikolata sosunu üzerinde yazan tarife göre hazırlayıp ılıyıncaya kadar bekletin. Krem şantiyi de aynı şekilde hazırlayıp kullanıncaya kadar buzdolabında tutun.

6. Muffinlerin üzerine önce ılık çikolata sosunu kaşıkla dökün. Daha sonra krem şantiyi sıkma tüpü yardımıyla sıkın. Cevizle süsleyin ve bekletmeden servis yapın.


Kimbilir ne lezzetlerle karşılaşacağız bugün bloglarda, iyisi mi bir an önce çayları demleyin, kahveleri hazırlayın! Hele de evdeyseniz hiç durmayın, evdekilere bugün mutlaka kek yapın. Evde kimse yok mu?
... o zaman kendiniz için yapın!

Buz gibi bir kış günü, hem de günlerden Pazartesiyse, güzel bir kek ve eşlik eden kahve kokusu kadar moral düzeltici ne var?

15 Şubat 2007 Perşembe

Haşhaşlı Kurabiye




Bu güzel maviş kurabiye ve kardeşleri ofisteki kurabiye kutusu için yapıldılar. Son birkaç gündür de sabah kahvelerine eşlik ediyorlar. Aslında çaya daha çok yakışırlar ama kendi özel çayımdan (ceylon + kakule) başkasını içemez olduğumdan, ofiste ancak kahve eşlikçisi olabiliyorlar...

Haşhaşın tatlı bir kurabiyeye yakışabileceğinden hiç emin değildim yaparken.. Tereyağından kaçıp sadece zeytinyağı kullanınca ve hamuru toplamakta zorlanınca ümidimi hepten kesmiştim. Ama fırında pişerken çıkardıkları kokuyla ve görünüşleriyle beni utandırdılar. Biz kurabiye olduk! hem de güzel olduk! dediler:)


Siz de haşhaşı sadece tuzlularda düşünebiliyorsanız bunları denemenizi isterim. Çok hoş oldular gerçekten. Üstelik hem zeytinyağlılar, hem tam unla yapıldılar, hem de ağızda dağılıyorlar. Hamuru toplamakta zorlanırsanız endişelenmeyin, nedeni sıvıyağ. Eğer çok dağılıyorsa avucunuzda sıkıştırarak yuvarlak şekil verebilirsiniz, ben öyle yaptım. Ama garantili olsun isterseniz sıvıyağ yerine yarım paket kadar oda sıcaklığında tereyağı kullanabilirsiniz.

Malzemeler:

(14 adet kurabiye)

- 1/2 su bardağı zeytinyağı
- 3 yemek kaşığı esmer şeker
- 1/2 çay kaşığı tuz
- 1 paket kabartma tozu
- 2 su bardağı (yaklaşık) tam un
- 2 adet köy yumurtası (ekolojik pazarımdan:)
- Ufak bir kase haşhaş

Yapılışı:


1. Haşhaş ve 1 yumurtanın sarısı hariç diğer malzemeleri derin bir kaba alın, yoğurun. Hamur elinizi bırakıncaya kadar gerektikçe un ekleyin.

2. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alıp avucunuzda yuvarlayın, üzerine fırçayla yumurta sarısı sürün ve bolca haşhaşa batırın. Yağlı kağıt serili fırın tepsinize sıralayın.

3. Önceden ısıttığınız 180 derece fırında 15 dk kadar pişirin.


İfistanbul bugün başlıyor..
10 günlük bir film maratonu festival havası solumayı özleyenlere ve bağımsız sinemayı sevenlere çok iyi gelecek! Söz vermiştim, favorilerimi paylaşıyorum:

Göçebe Kız:
Ünlü bir moda fotoğrafçısı olan yönetmen Perry Ogden, kentlerde yaşayan yoksul gençlerin fotoğraflarını topladığı kitabının ardından kendine "bu çocukların hayatta nasıl bir şansları olabilir?" sorusunu sormuş ve bir de film yapmış. Dublin'de yaşamını ailesiyle birlikte eski bir karavanda sürdüren İrlandalı bir genç kızın ekseninde, kentlere tutunamayan yoksul göçebelerin çıkışsızlık dolu öyküleri üzerine bir film.. İzlenmeye değer olduğunu düşünüyorum. 2005 Londra Film Festivalinden ödüllü..

Avida:
Kanat Atkaya, "ucundan kıyısından Bunuel'i sevdiyseniz kaçırmayın" yazmış bu filmle ilgili.. Bunuel'i sevmek ne demek, izlediğim hiçbir filmini unutamadım! Avida absürd bir film, tahminimce eğlenceli bir film. Festivalin fantastik filmler bölümünde gösterilecek..

Hazne:
En heyecanla beklediklerimden biri.. Japon sinemasından, siyah-beyaz, deneysel bir film.. Tanıtımındaki "dini inançlar ve spiritüalizm, tüketim çılgınlığı ve pop kültürü üzerine bir an sayıklamaya dönüşen, ardından mutlak dinginliğe ulaşan karmaşık bir fikirler ve kişilikler yumağı" cümleciği izlemek istemem için yeterli oldu.

Ekspres Kasa:
Hollywood'la -kendini ciddiye almadan- dalga geçen, küçük bütçeli ve öyküsüne bakılırsa sevimli bir film. Bir Hollywood yıldızı (Morgan Freeman), şoförü kendisini yol ortasında bırakınca Hollywood'a geri dönebilmek için süpermarkette eskpres kasada çalışan genç bir kadının yardımını istiyor. Ve kendini onunla Los Angeles sokaklarında turlarken buluyor! Festivalin "hit filmler" bölümünde gösterilecek, muhtemelen vizyona da girer.

Bilekkesenler:
Yine hit filmler bölümünde, biletleri çabucak tükenebilir! Sevgilisinden ayrıldıktan sonra intihar eden genç bir adam, ertesi gün intihar etmiş insanların toplandığı tuhaf bir evrende uyanıyor. Ayrıldığı sevgilisinin de kendisi gibi intihar etmiş olduğunu öğrenince de onu bulmak için tuhaf iki karakterle birlikte yola çıkıyor. Festivalin en bol ödüllü filmlerinden..

Rönesans:
Tatlıyı sona bıraktım:) Tam benim sevdiğim türden bir film bu; siyah-beyaz çizgi roman estetiğiyle kasvetli bir yakın gelecek tasviri yapan bir film noir! 2054 yılının Paris'inde geçen bu öyküyü izlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Umarım o gün yağmur da yağar, ben de filmin havasına iyice girerim:) Festivalin fantastik filmler bölümünde gösterilecek. Belki vizyona da girer ama kaçırmamakta fayda var, türü sevenler için tabi..

Bir kez daha, yaşasın sinema!

12 Şubat 2007 Pazartesi

Protein Salatası




Bazen sizin de canınız bakliyat çeker mi bilmem? Et yemediğimden olsa gerek, benim canım sık sık bakliyat çeker. Eski işimde haftada bir-iki kez mutlaka bakliyat olurdu öğle yemeğinde, annem de belli aralıklarla -özellikle benim için- yeşil mercimek yemeği ya da zeytinyağlı kuru fasulye pişirirdi. Şimdi kendime bakliyat pişirmek zorundayım:) Gerçi annemin zeytinyağlı kuru fasulyesinin yanına yaklaşamıyorum lezzet olarak (ne yapıyor, nasıl yapıyor anlamadım gitti) ama yine de bol sulu bir bakliyat yemeği yapıp kızarmış ekmekle birlikte sıcak sıcak yemeyi çok seviyorum.

Bakliyatları haşladıktan sonra bol yeşillikle salatasını yapmayı da seviyorum. Genelde yaz aylarında bu şekilde tüketmeyi tercih ederdim ama geçen akşam gitgide ufak bir kilere benzeyen dolabımdaki organik bakliyatlarıma göz atarken, bir köşede unuttuğum maş fasulyeleriyle karşılaşınca aklıma salata yapmak geldi. Zengin bir salata olsun diye biraz da mercimek ve kuskus haşladım. Yeşillikleri de eklediğimde bana iki öğün yetecek kadar salatam oldu. Yanında bir kase yoğurt ile benim için harika bir akşam yemeği!

Organik yağda kuru domates konservem bitmişti, kavanozda kalan yağı bu salataya kullandım. Harika bir aroma verdi. Tadı ertesi gün daha hoşuma gitti hatta. Adını da protein salatası koydum! Bu aralar iyi beslenmediğinizi düşünüyor ve iyi birşeyler yiyerek bedeninizi mutlu etmek istiyorsanız yapın bu salatayı. Tavsiye ederim:)

Malzemeler:
(2 kişilik)

- 1/2 su bardağı yeşil mercimek
- 1/4 su bardağı maş fasulyesi
- 1/4 su bardağı kuskus
- 2 tane taze soğan
- 1/2 çay bardağı mısır
- 1/2 demet dereotu
- 1/2 demet maydanoz
- 2 yemek kaşığı zeytinyağı
- 1/2 limon suyu
- Deniz tuzu, taze çekilmiş karabiber

Yapılışı:

1. Mercimek, maş fasulyesi ve kuskusu ufak kaplarda ayrı ayrı haşlayın. Yumuşadıklarında ocaktan alarak soğuk sudan geçirin ve sularını iyice süzün.

2. Yeşillikleri doğrayın; zeytinyağı, limon, tuz ve karabiberi ufak bir kasede karıştırarak sosunu hazırlayın.

3. Tüm malzemeleri geniş bir salata kasesine alarak harmanlayın, servis yapın.



Gelelim ruhun gıdalarına...
!f istanbul 6. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali başlıyooooor!
Benim gibi festival havası solumayı çoook özlemiş biri için bir film festivali şenliklerin en güzeli, en mutlusudur dostlar. Festivallerin en heyecanla bekleneni öncesi bundan daha güzel hazırlık olabilir mi? 15-25 Şubat tarihleri arasında Beyoğlu ve Caddebostan AFM'lerde ruhları besleyecek, oh be sinema varmış dedirtecek filmler var. Ben birkaç film seçtim şimdiden, hatta haftasonu Beyoğlu'na çıktığımda ilk biletimi de aldım.

İzlemek istediğiniz filmleri seçmek için www.ifistanbul.com adresine göz atabilirsiniz. Biletleri bir an önce almakta fayda var. Ben de tavsiyelerimi paylaşacağım ama bir sonraki yazıda:) Yaşasın sinema günleri!

7 Şubat 2007 Çarşamba

Pirinçli Pırasa Çorbası


Havalar soğumaya başladı..
Bu cümleyi Şubat ortasında kurmak garip gelse de durum böyle.
Küresel ısınmanın sonuçlarını artık hissedebiliyor oluşumuz sizi ürkütüyor mu bilmem ama ben ürküyorum. Hepimizin birşeyler yapması gerek, tek başıma ne kadar etkim olur ki diye düşünmeden! Elektrik tüketimimizi azaltsak, gereksiz lambaları söndürsek, çevreye daha az atık bıraksak, mümkün olduğu kadar sade yaşasak.. Senin ne kadar katkın olur ki diyenlere "hiç olmazsa vicdanım rahat olur" desek!


Hafta başından beri akşamları eve gidene kadar epey üşüyorum ve eve girer girmez tek istediğim çorba içmek oluyor. Dün yine biraz çorba pişirmeyi düşünürken ne zamandır bloga bir çorba tarifi yazmadığımı da anımsadım. Tarhana çorbasından vazgeçerek yeni birşey denemeye karar verdim ve manavdan biraz pırasa aldım. Eve gelince de haftasonu Hürriyet'in verdiği Oktay Usta'nın tarifleri kitapçığında gördüğüm çorbayı denedim. Hoşuma gidince de paylaşmak istedim.


Ben tarifi yarım ölçüyle denedim ancak su miktarını epey artırmam gerekti. O nedenle kendi yaptığım şekliyle yazıyorum. Bu ölçüyle 3 kase sıcacık çorbanız oluyor. Çorbaları yanında belki grissini ve bir dilim peynirle sunmak da güzel bir fikir! Beyoğlu'nun sevimli mekanlarından Zencefil'de içtiğim bir çorbayı yanında tulum peyniriyle servis etmişlerdi. Oradan aldığım bu fikri gerçekten seviyorum:)


Malzemeler:



- 1/2 çay bardağı pirinç
- 1 küçük boy pırasa
- 4-5 su bardağı su
- 1 yemek kaşığı tam un
- 1,5 yemek kaşığı süzme yoğurt
- 1 yemek kaşığı tereyağı
- Tuz, kuru nane, kırmızı toz biber

Yapılışı:


1. Pirinçleri ayıklayıp yıkayın ve 4 bardak su ile birlikte ocağa koyup kapağını kapatarak haşlayın.

2. Diğer tarafta pırasayı incecik doğrayın, pirinçlerin pişmesine yakın tencereye ilave ederek birlikte pişirin.

3. Ufak bir kasede yoğurt ve unu yarım bardak kadar suyla ezin, tencerede kaynayan çorbadan biraz alarak ılıştırın. Hazırladığınız terbiyeyi yavaş yavaş tencereye aktarın. Kısık ateşte 5 dk daha pişirin. Kıvamına göre dilerseniz su ekleyebilirsiniz. En son tuzu ekleyin.

4. Çorbanızı kaselere aldıktan sonra ufak bir tavada erittiğiniz tereyağına nane ve toz biber ekleyin, çorbaların üzerine paylaştırın. Afiyetle için, içinizi ısıtın!


Sevgili Kuzine beni geçenlerde sobelemişti ama hakkımda beş bilinmeyen bulamadım desem bana kızar mı bilmem? Blogda paylaşabileceğim herşeyi zaten paylaşıyorum sizlerle.. Kızma bana Kuzineciğim olur mu?

Aşure ayına kavuştuk yine..
Ne güzeldir aşure, nasıl severim! Bu yıl aşuremi ilk kez tek başıma yaptım. Annemin eli değmediğinden onunla yaptıklarımız kadar harika olmadı bence ama yine de lezzetli bir aşure yapmayı başardığıma sevindim. Ben bu yıl farklı olarak kuru bakla da ekledim aşureye. Geçen yıl yayınladığım tarif burada. Sizler yaptınız mı aşurelerinizi?

Feriköy'deki sevgili ekolojik pazarımda da aşure dağıtılıyordu geçen hafta! Ürünlerini çok beğendiğim ve diğerlerine kıyasla hayli uygun fiyatlı bulduğum Antepli "Tiryaki" firmasındandı organik bakliyatlar.. Üzerine o güzel antepfıstıklarından da serpmeyi unutmuyorlardı ikram ederken. Keyveni yemek fabrikası da pişirip dağıtmayı üstlenmişti bembeyaz önlüklü aşçılarıyla. Bir kaşık alıp "aaa şekeri az ne güzel!" dediğimde "şekeri yok ki" cevabını aldım. Şeker organik olmadığından pazar yerine girmesi yasakmış. Aman ne iyi dedim, daha da sağlıklı böylece, üstelik tadı da yeterliydi bence. Haftaya yine yapılacakmış, benden söylemesi. İmkanınız varsa gidin, yiyin aşurenizi standları gezerken, haftalık alışverişinizi de yapın güzel güzel.. Hem belki karşılaşırız!