0















Sonbaharın kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladığı bir haftasonunu doğanın ortasında geçirmek kadar güzel ne olabilir? Hayatın temposuna bir es verip, zamanın gerçek yoğunluğuyla aktığı, tüm kokuların ve tatların katıksız olduğu bir yerde olmak!

Muğla - Yenice'deydik haftasonunda. Eski komşularımız Fatoş teyze ve Mehmet amcanın emeklilik sonrası yerleştikleri, tarlalar ve ağaçlarla çevrili çiftlik evlerinde. Geçen yıl Eylül'ün ilk günlerinde, Gökova tatili dönüşünde "uğrayıp" 3 gün kalmış ve doyamamıştık:) O zamandan beri fırsat olsa tekrar gitsek diyorduk annemle. Nihayet kış gelmeden ve ben Cumartesi günleri de çalışmaya başlamadan önce bu haftasonu değerlendirebildik. İyi ki de öyle yaptık!

Cumartesi öğleye doğru Muğla'da otobüsten indiğimizde yağmur yağıyordu ve hava oldukça serindi. Yol boyunca pencereden izlediğim ormanlar, Yenice'ye ulaştığımızda havada asılı duran tertemiz koku, yağmurun getirdiği serinlikle birleşince, hayallerimdeki haftasonunun içinde nefes almaya başlamıştım bile... Fatoş teyze bize öğle yemeği hazırlarken otomatik olarak "ben acıkmadım" diyecektim ki diyemedim, çünkü acıkmıştım! Normalde haftasonu kahvaltılarından sonra öğle yemeği aramam ama temiz havada aldığım derin nefeslerden olsa gerek, orada acıkmıştım işte. Zaten bu sürekli acıkma hissinden haftasonu boyunca kurtulamadım ya, o da ayrı bir konu. Böyle yerlerde yaşayan kadınların neden elma yanaklı olduklarını anlamak zor değil!!

Verandada yediğimiz öğle yemeğinden sonra epey üşüyüp içeri kaçtık. Fatoş teyzenin demlediği çaya benim getirdiğim kek eşlik etti. Çayın tadı bile bu kadar güzel mi olur? Isındıktan sonra da doğru dışarı, böğürtlen toplamaya!



Ellerimize birer kase alarak çıktığımız böğürtlen yolculuğunda çok geçmeden dokunulmamış böğürtlenlerle yüklü çalılıklar keşfedince Fatoş teyzemin şeker torunu Kardelen'i eve geri yolladık, daha büyük bir kase getirmesi için. Kardelen'in kırmızı kasesine topladıklarımızı aktara aktara (tabi bir yandan da yiyerek) ne kadar çalılık varsa temizledik:) İyice olgunlaşmış olan irileri çok lezzetlilerdi!


Kardelen'in böğürtlenleri... Küçük elleri böğürtlenle boyanmış!


Elma bahçesine de uğradık tabi! Tatlı mı tatlı elmaları dalından koparıp çocuk gibi üstümüze silerek yemek nasıl bir keyifti anlatamam...
- Bunlar yıkamadan yenir mi Fatoş teyze?
- Yere düşse bile yenir kızım merak etme!
Nitekim kendisi koparırken toprağa düşen bir elmayı alıp dişledi, benim şaşkın bakışlarım arasında:)

Eve dönünce böğürtlenler reçel yapılmak üzere hemen şekerlendi ve beklemeye bırakıldı. Bu arada Fatoş teyzem bana özel pırasa kavurmasını yapmak için bahçeden pırasa topladı ve hemen oracıkta temizledi. Tazecik pırasaları kavururken ben de başından ayrılmadım ve tarifini yazdım. Sizlerle de paylaşacağım daha sonra! Akşam gezimiz sırasında geçtiğimiz yerlerden topladığımız tazecik semizotlarıyla da hemen salata yaptık. Zeytinyağının rengini görmenizi gerçekten isterdim ama fotoğraf makinem o rengi, o parlak, ışıldayan yeşil rengi ne kadar yansıtırdı bilemiyorum. Zümrüt yeşili bir zeytinyağı düşleyin lütfen! Bahçelerindeki zeytin ağaçlarından elleriyle topladıkları zeytinlerden sıktırdıkları kendi zeytinyağlarıydı. Fatoş teyzenin babası İsmail dede dikmiş zeytin ağaçlarını, zamanında. "Her kişinin kendine yetecek kadar zeytin ağacı olur burda" diyordu İsmail dede, gururla bakarken ağaçlarına...

Akşam kahvelerimizi içerken bir yandan böğürtlen reçelimizi kaynamaya bıraktık mutfakta. Mehmet amcanın çardaktan topladığı pembe yanaklı kütür kütür üzümler de eşlik etti sohbetimize...


üzüm güzeli diye buna denir...


Temiz havadan serseme döndüğümden olsa gerek, birşeyler yemediğim aralarda sürekli olarak uyukladım! Nihayet daha fazla dayanamayıp "ben dayanamıyorum uyuyacağım" dedim, bu cümleyi kurduktan birkaç dakika sonra kelimenin tam anlamıyla "sızmışım" :))

Ertesi sabah düşünebileceğiniz gibi kuş sesleriyle değil, ama tavuk gıdaklamasıyla uyandım!
"İki tane yumurta yapacaklar şu çıkardıkları gürültüye bak" diye söyleniyordu Fatoş teyze:) "Gürültü değil o!" diye gülerek gittim yanlarına, kahvaltıda haşlanmış tazecik köy yumurtası yemenin hayaliyle... Mutfağı misler gibi demlenmiş çay ve böğürtlen reçeli kokusu kaplamıştı. Ve Fatoş teyze öğleden sonra pişireceği bazlama için hamur yoğuruyordu! Reçelin kıvamını kontrol ettim hemen, ölçü tartı olmadan yapılmıştı ama şahane olmuştu işte! Kahvaltılık bir tabak ayırdıktan sonra kalanını kavanozlara doldurduk. Bir kavanozu da bizimle gelecekti, ne mutluluk!

Fatoş teyzemin bizim için hazırladığı muhteşem kahvaltıda reçelimizle birlikte Muğla'nın o şahane kekik kokulu balı, tulum peyniri, kooperatiflerinden aldıkları nefis bir beyaz peynir, önceden hazırlanıp sabah zeytinyağında kızartılmış çıtır çıtır sigara börekleri, ev yapımı çizik zeytin, annemle sabah bahçeden topladığımız pembe domatesler ve tabi haşlanmış köy yumurtaları vardı. Ve sofrada eski "hayat bilgisi" kitaplarındaki gibi bir mutlu aile; torun, gelin, oğul, dede, "koca dede" birarada!

Kahvaltıdan sonra kuruyan tarhanaları keşfe çıktım. Bizim yaptığımız gibi tarhana kurutmuştu Fatoş teyze, ama gelini ve karşı komşusu "Muğla usulü" tarhana kurutuyorlardı, bol yoğurtlu. Tepsiler içinde kuruyan tarhana öbekleri kurabiyeleri andırıyordu!



Üzüm de kuruyordu güneşte ama henüz yeni serilmişlerdi onlar. Susam zamanı geçmişti, geçen yıl geldiğimizde gördüğümüz susam çadırları yoktu bu kez.

Derken geldiğimizden beri sayıkladığım bazlamayı yapmak için ocak yakıldı, ben de Fatoş teyzenin etrafında makinemle dolanmaya başladım tabi. Öncelikle hamur teknesindeki hamur 7 tane kocaman bezeye ayrıldı. Bu arada kocaman kalın bir sac tabakası üçayak üstüne kondu ve yaklaşık yarım saat ateş üstünde öylece durdu! Ben artık"ekmek mi pişecek yoksa bu sac mı pişecek?" demeye başlamıştım ki iyice kabarmış bezelerin ilkini getirdi Fatoş teyze. Meğer sacın iyice kızması gerekiyormuş, bu da ocakta teflon kızdırmaya benzemezmiş:) Hatta her pişen bazlama bir öncekinden güzel olurmuş.


Fatoş teyze ocak başında...







Hadi bakalım diye merakla izlemeye başladım. Gerçekten de saca bırakılan her hamur yavaş yavaş misler gibi kokular yayarak pişti, defalarca ters yüz edilerek kızartıldı ve doğal sonuç, ben yine acıktım! Mehmet amcanın getirdiği köy sütü kaynayınca hemen bir kupa içtim. Annem inanmayan gözlerle bana bakıyordu:)



Pişen bazlamalar içeriye serilen sofra bezinin üstüne konduktan sonra köze atmak için bahçeden patlıcan ve biber topladım. Çünkü akşama mangal vardı ve benim için domates soslu patlıcan közleme yapılacaktı:) Onlar da közlendikten sonra hadi bir tur daha yapalım diye dışarı çıktık. Geçen yılki ziyarette unutamadığımız incir ağacına gittik doğruca. Asırlık incir ağacı öylesine büyüktü ve kök saldığı yere öyle yayılmıştı ki yerlere eğilmiş dalları arasından gövdesine yaklaşmak imkansızdı. "Bize incirlerini verir misin?" dedik ona, gülümseyerek dallarını eğdi, en olgunlarını uzattı. Sanırım insanda irade denen duygu böyle zamanlar için var, yoksa çocuklar gibi yemeyi abartıp hastalanmak işten bile değil! Bir yandan yiyip bir yandan sepetimize doldurduk güneşte sıcacık olmuş o ballı incirleri. Binlerce kez minnet duyarak doğanın insana verdiği bu şahane armağana, veda ettik incir ağacına.

Eve döndüğümüzde herkes evin arka tarafına mangal başına gitti, ben İsmail dedenin yanında kaldım ve bir süre sessizliğin tadını çıkararak verandada kitap okudum... Tabi yarı uyuklayarak:)

Fatoş teyze bu arada yeni kuruyan Muğla tarhanasından da kaynatmıştı bizim için, tadalım diye. Ben böyle bir tarhanayı ilk kez yedim. Görünümü biraz küçükken babaannemin pişirdiği köy çorbalarına benziyordu ama tadı farklıydı ve çok lezzetliydi!



Tarhanadan sonra domates soslu patlıcan közlemesi ve taze bazlama ideal bir akşam yemeğiydi benim için. "Hayır Mehmet amca, aç kalmadım ben, gerçekten!" Bu kadar yiyen biri değilim ki, nasıl anlatayım?!


domates soslu patlıcan közleme.. ekmek banmalık!


Erken akşam yemeğinden sonra yavaş yavaş gitme zamanı yaklaşırken Fatoş teyzenin bize hazırladığı koliye doldurduğu onca şeye engel olmaya çalışsak da tabi ki fayda etmedi. Anadolu insanının güzelliği bu.. Hem kıyamıyorsunuz almaya, hem reddedemiyorsunuz, reddetseniz kırılacaklar diye korkuyorsunuz... Fatoş teyze koca bir kavanoz reçelden başka ev yapımı güzel salçalarından, yeni kuruttukları susamlardan ve sanki orada az yemişiz gibi o güzel bazlamalardan ve meyvelerden de doldurdu koliye. Ne diyeceğimizi bilemedik, "ne olur siz de bize gelin!" demekten başka...

Böyle geçti Yenice'de haftasonu.
Yarı uykulu, bol iştahlı, fazlasıyla lezzetli...

Dönüş yolculuğunda yine uyukluyordum ve dışarıda göz alabildiğine uzanan ormanların üzerine akşamın mavi örtüsü düşüyordu usulca...

Yorum Gönder

 
Top